3/9/2009 - “Aşkın toplumsal dinamiğini ve kutsal yanını hiç itelemedi

— Sevgili Nisan Serap, “Dualarla koruduğumuz / virgüller de yetmedi nefeslerimize” dediğin yerden seslenmeliyim sana ve “Ruhumuzun köklerine / Eski bir gazel gibi / Yağan” şiirlerine merhaba diyerek sohbetimize başlayalım mı? İlk kitabın "Geda" geçtiğimiz aylarda “artshop” yayınlarından çıktı ve inanılmaz beğenildi, sevildi. Açıkçası kendi adıma ve şiir adına ben de çok sevindim. Yıllardır şair ve yazarlara sıkı sorular sorduydun, şiir üzerine denemeler yazıp, önemli imzaları konuk edip, radyo programları yaptıydın. Şimdi soru sormak sırası bende galiba? Kitabının adı neden "Geda" ve neden bu güzelim kitabını epey süre bu kadar beklettin ve bizleri güzel şiirlerinden mahrum ettin? “İklimsiz, bulutsuz kanadım sınırlarım boyunca / Korkularıma yas demledim serçenin gözyaşıyla / gökyüzüne sürüldüm.” Bu dizen çok hoşuma gider. Müthiş bir derinlik de bulurum. Buyurun şimdi mikrofon senin. Kalemin, şiirlerin ve sen özgürce konuşabilirsin.
— Şiir vardı ve ben şiire doğdum. Varlığıma ise okuyarak dokundum hep… Bu sebeple edebiyat ve şiir öznem, yazar ve şairlerse kelimelerin Tanrıları oldular benim için. “Sözcükler diyarında / Fısıltıyla dolaşan ruhların / Vücutlarından taşar gibiyim.” Gün geldi okuyor olmak yetmedi, onlara ulaşmak, seslerini duymak, tepkilerini, gerçekliklerini görmek ve her şeyi bir de onlardan dinlemek istedim. Ve birçok nedenin bağlayıcılığıyla Manşet Gazetesi’nde yazmaya başladım. Sonra Kadınca geldi. Kadınca Dergisi’nde “Kültür Sanat” sayfalarını hazırlarken, Sunay Akın, Yusuf Hayaloğlu, Yaşar Çallı, Ayşenur Yazıcı, Soner Olgun, Akgün Akova ile söyleşiler yaptım. Radyo Manşet’te şiir okuma ve edebiyat haberlerini içeren programlar hazırlayıp sundum bir süre. Fakat istediğim her programa bir şair konuk etmek zordu, bunu da radyonun bulunduğu yer uzak olduğundan gerçekleştiremiyordum. Bu arayış beni Radyo Barış’a götürdü ve burada iki yıl süreyle hazırlayıp, sunduğum programlarımda, Arif Damar, küçük İskender, Cezmi Ersöz, Soner Olgun, Yusuf Hayaloğlu, Akgün Akova, Sunay Akın, Ahmet Oktay, Esmer Dergisi olarak Şerafettin Kaya ve Ferzande Kaya, Adnan Acar, İlyas Orak, Mustafa Fırat, Haydar Ergülen, Nevzat Çelik, Bayram Balcı, Nurduran Duman, Arife Kalender, Betül Dünder, Şeref Birsel, Ayten Mutlu ve Tozan Alkan gibi Türk şiirine emek vermiş birçok şairimizi misafir ettim. Her program konuğumla, ayrı bir şiir yolculuğuna çıkıyordum. Dinleyici kitlesi de bundan oldukça memnundu. Hatta bu programımla Antalya’dan “En İyi Edebiyat Programı Ödülü” aldım. Radyonun yanı sıra, “Patika”, “Koridor”, “Varlık” dergilerine söyleşiler, “Şair Çıkmazı”nda “Neyzen” performansı yaptım. Bütün bu çalışmalar beni olumsuz bir duruşa dönüştürmeden geliştirdi. “Dönüşmek” ifademi açarsam; kimliğimin, yapmak istediklerimle, durduğum yerin edebiyat ve şiirimize “şair” olarak dâhil olmak değil, iyi edebiyatı, iyi şiiri ulaşabileceğim herkese vermeye çalışmak oldu. Dergileri, fanzinleri takip etmeyen, ilgi göstermeyen, şiir tarihini bilmeyen ki, günümüzde hâlâ mevcut; ‘şiir’ yazan, kolaylıkla şair kimliği giyinip, etiket gibi yakasında taşıyanlara dönüşmeden ulaşmaktı istediğim… Kitabımın adı “Geda”. Çünkü anlamı itibariyle insanı, hayatı, ölümü ifade ediyor ve benimle bütünleştiğini düşünüyorum. “Geda” yoksul, yoksun, hatta dilenci, Hintçe’de ise Çingene anlamındadır. Bütün olarak düşündüğümde başka hiçbir kitap adı beni bu denli doğru ifade edemezdi. Fakat bu söylediklerimin acılar ve hüzünler silsilesi gibi algılanmasını da istemem. “Geda” benim için hayatın kendisi demektir.
— Şiirlerinde üzgün aşkların, üzgün evlerin, üzgün baharların yırtılan sesi buralara kadar geliyor. Kristal şiirler yazıyorsun adeta! Kutsal kitaplar önümüze düşsün ki, ten bilgisinden geçirip, rüya sokağında konaklatıp, imge denizinde yüzdürüp, göğün ve denizin o hiç dokunulmamış mavisine götürüyorsun bizleri. Sevgili Nisan Serap, şiirlerin son güz yağmurları gibi sadece kalbimize ‘nisan’ yağmurları yağdırırken, bir yandan da yaralı ruhlarımızı ateşe veriyorsun. Kırılgan bir fısıltıyla yazılmış bu şiirler. “Kalp rölyefli mendilini” buruşturmadan, “yas yüzüğünü” parmağından çıkarmadan, yorgun bir şiirin gururunu, o yenilmiş yanımıza sunuyorsun. “Külden bir gülüşü” var şiirlerinin. “Naif bir gülümseme” mi demeliydim bilmiyorum ama hem kökü sağlam hem de demlenmeye bırakılmış bir sesi var kelimelerinin. Çok mu canın acıdı “aşkmerdiveni” çiçeğine su verirken? Bak ne demişsin? “Aşkmerdiveni /Ah! /Geçmeyecektik / altından.” Sardunya kokan cumbalı bir evde “hüzünbaz” bir hayat bırakmadı mı peşini? Hadi anlat bize “bakır göğün altında / İpi kopan uçurtmanın aslında intihar ettiğini…”
— Şiir hep yalnız ve siyah bir lekeydi ve ben şiire sarışın bir eda bile olamamışken, kelimeler ve kelimelerin yarattığı metaforlar inanılmaz gelir bana. İnsanın kelimelere yetemediğini düşünürüm. Üstelik Türkçe’nin böylesine sağlam bir gövdesi henüz yaşıyorken. Evet, bence dilimizin eşi, bir benzeri yok! Melodisiyle ve bir kelimeyle bile yarattığı o sonsuz anlam ve sadece iyi bir şiir yazabilmek için hem nisan hem de serap olmak isterdim. Çok isteyince, çok okuyunca, çok yazınca, çok acı çekince, çok öğrenince oluyormuş insan! İlk şiir yazıldığından bu yana şiir için ne çok şeyler söylendi, ne çok yazılar yazıldı ve birçok çalışmalar yapıldı. Fakat bir noktaya geliyorsunuz ki, ne kadar uğraşırsanız uğraşın şiir karar veriyor var olup olmayacağınıza. Ağlak olmaktan uzak durmaya çalışarak aşk şiirleri yazmayı önemseyenleri önemsedim. Aşkın toplumsal dinamiğini ve kutsal yanını hiç itelemedim. Klişe bir söyleyiş de olsa, aşk acıyla, hüzünle beslenirdi. Bütün yaratımların kaynağı orasıydı. Yokluktur aşk ki, bu aşkla fethedilmiştir ülkeler, kalpler… Sahiplenme, tamamlanma gibi insani bir ihtirasla evrensel olanı evim bildim de çekilmedim incelikler ruhundan! An geliyor hayat bizi, an geliyor biz hayatı yaşıyoruz. Hayatın etkisine farklı tepkiler veriyoruz ama aynı varlıkta ve yoklukta buluşuyoruz aslında. Ne kadar mutlu ya da mutsuz olursak olalım, sahici bir dize için aşığız ve anlaşılırız eninde sonunda… Hayat ve ölüm, insan olmadan hiçbir anlam ifade etmez, etmiyor. Şiir ve aşk, acı olmadan, derdiniz yoksa neyi nasıl üretebilirsiniz ki? Bütün sanatlara doğru gidin. Orada asla mutluluk göremezsiniz.
— Hüzün başımızla beraber / Yalnızlık, yüreğimizin iç cebinde.” diyorsun. Senin şu fazla incinmiş düşlerin hangi yaradan arta kaldı? Şiirlerin “yalnızlık burcuna” çekilmiş sanki. Umuda bile yenik düşerek, acı hatıralar vadisine, uçurum ormanlarına taşınmış gibisin. Biraz insan yüzü göreyim diye sokağa çıkan ama hemen evine geri kaçan şiirler yazıyorsun. Pas tutmuş şiirler bizden uzak dursun ki senin kalbin ışıl ışıldır bilirim. Kalbinde hep iyi şairlerin şiir tutulması dolaşıyor. Sen şiire çoktan varmışsın. Sakın çekilme şiirin güzel avlusundan. Ama ruhları irin ve küf bağlamış insanlardan şiirini ve kalbini çekebilirsin! Çünkü ne kadar güzel söylemişsin: “Hayatın parke taşlarında / Kış ölülerinin göçmen ruhları inlerken / Sesimizde çoğalan küfürleri / Ve asma yapraklarıyla sakladığımız ütopyalarımızı / Etnik inkârlarla feda ederiz.“ Sendeki şiir iklimi suları köpürtür, genzimizi yakar, “mor dudaklarımızda ezilen şarkılar” nereye uçar? Sevgili Nisan Serap, “Göğe parmağını sokup da / Yıldızları patlatan!“ şiirlerin hep dökülsün isterim kalbinden. Şiirlerin okyanuslara tüpsüz mü dalıyor nedir? Hadi bize ruhundan biraz daha üfle, bir ses daha düşür, ne olacaksak olalım, ney olalım ki, kamaşsın, tazelensin sırra kadem basmış şu yarı deli aklımız!
— Çok keyifli bir çocukluk yaşadım. Babam gerçek bir aydın ve sanat hayranıydı. Konservatuar okumamı çok istemişti. Annem ise Anadolu’nun güzelliklerini taşırdı. Babamla özgür, annemle ev kızıydım. Babamı kaybettikten sonra şiirsel metinler yazdığı günlüğünü buldum, bu beni şaşırtmadı ama hüzünlendirdi. Bilmeyi çok isterdim. Ne kadar dolu ve özgür ilişkimiz olsa da birbirimizden sakladıklarımızın olması ne kadar da acıydı. İlk kitabım olan “Geda” adlı şiir kitabımda yer alan şiirlerim on beş, yirmi yaş ve yakın döneme aitler. Şiir yazmam konusunda hep sessiz kaldım, şiirde bir yarışın içinde olmak ya da büyük sözler söylemek gibi bir tavır içinde asla olmadım. Kurgulayarak yazmaktan da uzak oldum hep. Her yazdığım dize, bir başka şiir serüvenine çıkardı beni. İyi şiire ulaşmak için çok şiir yazmak değil, şiire çok çalışmak gerekiyor.
— Sevgili Nisan Serap, “Dünyada belki en geçici, en vefasız şey dostluktur. Bir elbise bile bir dostluktan daha dayanıklıdır” der Dranas! Sen ne düşünüyorsun bu konuda, şiirin dostluğu mu yoksa insanın vefasızlığı mı? Anne şair olmak, anne olup şiir yazıyor olmak nasıl bir duygudur? Hep merak eder dururum? Kirlenmeyen ne kaldı söyler misin? Bakıyorum da ‘ateşbaz’ ruhları bile yaban otlar sarmış, buna rağmen her şairin kendisini ‘peygamber’ ilan ettiği, birçok şairimizin rüzgâr kesildiği bu zalim ve alçak çağımızda bu kadar çok yüksekten uçanlara şaşırır dururum! Şiirlerinde ki tavır ve tarz daha çok insana, vefaya, kardeşliğe, arkadaşlığa, incinmelere, toplumsal yaralara ve aşka yakın duruyor. Yanılıyor muyum? Saflığın ve kardeşliğin kurşuna dizildiği karanlık bir çağda yaşıyoruz. Neredeyse kendimize bile tutunamıyoruz. İnsan insanın yurdu olacakken, kurdu olmuş çoktan! Kimileri de pusuya yatmış bir avcı gibi avını bekliyor adeta! “Süslenen yalanlar / Ve öğretilere inanan aptal bir organizma gibi / Son kullanma tarihi çoktan geçmiş hayatın itirafıyla / Karalıyorum sistemin parçası olduğum için kendimi…” demişliğini bildiğim için sormuyorum. İyi şiir ve iyi şair daha çok rüzgâr eskitir bunu biliyorum. “İnsan kim? / Üşüdüm çek elini.”
— Elbette insanlığı, dostluğu ve vefayı şiirin önünde tutarım. Hiçbir şey, hiçbir öğreti dayatılamamalı insana. İnsan yorgun! Dünya bize çoktan küsmüş! Çağımızda birçok ‘şey’e kolay ulaşıldığından, her şey ya çabuk tüketiliyor ya da mücadele etmek yerine hemen vazgeçiyoruz. Tuhaf bir dönemden geçiyor gibiyiz, herkes bir yerlerde bir şeyler yapıyor ama görmüyor kimse kimseyi. “Ben” var sadece “Biz” yok gibi… Tüm bunlara etken olanları da saymakla bitiremeyiz sanırım; günlük yaşayış içindeki olumsuzluklar ve yabancılaşma, ekonomik kriz ve siyasi kirlenme insanları birbirine dokunmaktan uzaklaştırıyor, garip bir güvensizlikle, sevgisizlikle, yalnızlıkla buluşturuyor. İnsan kendi doğasında özgür bırakılmalı. Anneliğimle yazıyor olmamı ayrı tuttum hep. Elbette şiir sevgimi çocuklarımla paylaştım ama yazmak içimde ayrı bir yerde oldu. Şiirin benciliğine, kıskançlığına da inandım. Tanrı’nın olduğu yerde, şeytan da vardır. İnsanın olduğu yerde ise her şey! Kirlenmeyen hiçbir şey kalmayana kadar devam edecek belki de insana olan bu yolculuğumuz ve yokluğumuz! Sonra kendimizi yeniden keşfederek ve kendimizi yeniden temize çekerek, insana olan umudumu canlı tutuyorum. Bu anlamda sözü e.e cummings’e bırakmalı: “Ben’in sürdürebileceği savaşların en zorlu olan, ben’i an be an başkası olmaya zorlayan bu dünyada, kendinden başka ben olmamak için savaşmaktır ve bu savaş hiç bitmez.”
— Kalbi güzel insanım. Yine bilirim ki sen iyi bir şiir karşısında bir sustalı gibi susarsın. “Mağlup ama mağrur gitmeli” diyensin. Zikir ve zehir arasında gidip gelensin. “İçinin gizleri bir imge gibi dökülüyor ışığın alnına” dediğin yerdeyim. “Bir serçenin gözyaşıyla yas demlediğin” o yerde firari ve mülteciyiz biraz da! Şaire ipsiz, sapsız derlerdi de iyi bir şiirin karşısında ipler çözülür, düğmeler sökülürdü. Kilitlenirdi kalp ve dudaklar. Apoletler ve mülkler bir mum gibi erirdi şiirin karşısında! Hepimiz üşüyen ruhlar sahilinde susmayan bir isyanla yürüyoruz. Nisan yağmurları yağdıkça, biz kötülük yerine serap görelim, daha yeğdir dertlerimizin, yalnızlığımızın bile kurcalandığı bu kayıp ve ayıp bir hiçliğin altında! Sarışın bir ıslık mı saklıyorsun ağzında? Sahi bilirim iyi şairim Küçük İskender’i ve şiirlerini sevdiğini de! “ Ağaca döndü yüzümüz / yeşil bir fırtına bu…” Sen yosunlara, lodoslara aldırma. Hadi gel, insan toplayalım karanfillerin içinden! Şiirbaz, hüzünbaz, hayatbaz şair, “Sadece bir kez ölebilirim / Sakil hayatları bana verin / Utançları ve kahırlarıyla.”
— Türk ve dünya şiirinde farklı okumalar yapmayı tercih ederim ve okuyarak başladığım şiir yolculuğumda varmak istediğim yer hep “iyi şiir” elbette. Bu benim, yaşadıkça yürüyeceğim hayat yolum oldu. Yazma süreci duygu, düşünce ve birikimlerimin önüme döküldüğü, çırılçıplak kaldığım anlardır. Bu anların keyfi, doyumsuzluğu ve gerilimi inanılmaz sevinç veriyor bana. Ve süreç tamamlandığında ise, gerçekle yüzleşme başlıyor. O inanılmazlık birkaç okuma sonrasında değer kaybedebiliyor. Her okuyuşlarımda sorular ardı ardına geliyor ve bu beni ciddi çelişkilere sürüklüyor. “İçimdeki kötülüğe / Dökülmezse bulutlar / Düşerim kendimden”… Bu duyguyu aşmak, düzlüğe çıkmak için tabiri caizse “ölümlerden ölüm beğenmek” gibi bir şey oluyor benim için… Nerede başlıyor iyi şiir ve nerede bekliyor beni? Bugün kitabımda yer alan şiirlerim kayda değer bulunacaksa edebiyatı ve şiiri ciddiye aldığımdandır. Şiir benim için biraz da sevgili küçük İskender’in dediği gibi bir “akıl ağrısı” durumu gibi bir şey! İşte, ifade etmek istediğim şiir yazma sürecimi anlatan iki büyülü kelime. Şiirde duyguyu önemsiyorum ama aklın duygusu daha çok ilgilendiriyor beni. Bunu da çok az şairde, özellikle küçük İskender şiirinde bulabiliyorum.
Nisan Serap Engin Turgut
Varlık Dergisi, Eylül 2009
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/8/2009 - “GEDA” Koridor Dergisi Söyleşi
1) Öncelikle tebrik ediyoruz sizi, “Geda” bir nefeste okunacak, yaralarımıza aşkla dokunan bir kitap, okuyucularımıza kitabın hikayesinden bahsedebilir misiniz biraz?
Paylaşan sözleriniz için teşekkür ederim...
Şiirin farkında olan herkes gibi şanslıyım çünkü şiir vardı ve ben şiire doğdum... Kitabın hikâyesi böyle başlıyor.
Ne var ki, daima iyi bir okur olmamın verdiği bilinçle, şiir yazmam arasında tuhaf bir çelişki içinde oldum. Okumak-yazmak, yazmak-okumak; bir korku tünelinde yürümek gibiydi çünkü nerede başlıyor, nereye gidiyor ve nerede duruyordu iyi şiir? 'Evet, bu!' dediğim şiirlere birkaç okuma sonra 'hayır' diyebiliyorum. Bir nebze de olsa bu çelişkiyi aşabilmek için zaman zaman dergilere gönderdim, kimi yayımlandı, kimi yayınlanmadı. Yazma sürecimde böylesi çelişkilerin ve tatminsizliğin içine hapsoluyor ve bu sebeple kitap için 'hayır' diyordum. Bu asla alçak gönüllülük değildi, Karacaoğlan'dan, Nâzım'a ve günümüz şairlerinin şiire bağışladıkları hayatlarını okumak, yüzleşmek onlarla, şiirin kolay bir şey olmadığı gibi ona ulaşmanın ne zor olduğunu bildiğimdendi...
Okuma ve yazma süreci devam ederken; hazırlayıp, sunduğum radyo programları, dergilerde söyleşiler yapmaktaydım, anlayacağınız edebiyat ve şiirin içindeydim.
2007 gibi iletişimin hızlı ve kolay yolu internetin sunduğu "Facebook"la tanıştım. Burada edebiyat ve şiir severler bir araya geldik. Bu portalın içinde "Şiirbaz" adlı bir grup kurdum, düşündüğüm şey "Günlük Edebiyat ve Şiir Gazetesi" olmasıydı. Bir süre sonra grup üyelerinden gelen mesajlarla aldığım memnuniyetler gerçekleştirmeye çalıştığım paylaşımı anlamlı kıldı... Grubumuz editörleri; Hulki Aktunç, Metin Güven, Metin Cengiz, küçük iskender, Nurduran Duman, Evin Okçuoğlu, Sina Akyol, Abdülkadir Budak, Hüseyin Alemdar, Öner Yağcı, Ahmet Günbaş, Güngör Gençay, Nihat Ziyalan, Serdar Koçak, Cem Uzungüneş, Bedrettin Aykın, Hüseyin Peker, Neşe Yaşın, Hakan Hakkı Cankatan, Ömür Bingül'den oluşmaktadır. İstinasız her sabah, o güne ait edebiyat şiir haberleriyle birlikte yine o günün Türk veya Dünya edebiyatından kısa biyografilerle anmalar paylaşmaktayım. Bir hata yaptığımda ise hemen ikaz alıyorum. İşte böylesi paylaşımlarla çoğalırken, şair-ressam Engin Turgut "kimdir Şiirbaz" diye merak etmiş ve araştırmış, bana, "Bir kitabın olmalı Nisan" dedi. Önce 'hayır' fakat sonra, 'evet' dedim.
Aslında bu 'evet' deyişimin en önemli sebebi oğlumun "sen ölünce bize ne kalacak" demesi oldu. Bir anne olarak Sencer ve Sezer'e bırakacağım, belki de tek gerçekliğimin 'Geda' olacağını düşündüm...
2) “Bırak palavrayı Bukowski” diye bitirdiğiniz “Siz Aşk Nedir Bilmezsiniz Dedi Bukowski” adlı şiirinizde açık bir gönderme var. Bukowski, “Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi” adlı eserinin sonunda Shakespeare ve Tolstoy’dan nefretle bahseder, buradan yola çıkarak sizin aşk tanımlamanız doğrultusunda dünya edebiyatında beğendiğiniz isimler kimlerdir?
Zaman zaman yazdığı gibi bir hayat yaşadığı tartışılsa da, Bukowski'nin düzen tanımazlığı, öğreti yolu ile dayatılan her şeye karşı anarşist tavrıyla yaşayışı, beni çok etkilemiştir. “Siz Aşk Nedir Bilmezsiniz Dedi Bukowski” deki göndermem, yarattığı etkideki kıskançlığım belki de...
Çünkü cesaret kıskanılacak bir özelliktir. Bukowski hayatını yaşayış seçiminde cesur davranmıştır. O Bukowsiki'dir nerede okursanız okuyun...
Okur nedense şairlerden böyle bir beklenti içindedir, okur için ulaşılmaz olan, yaşamaya cesaret edemediği hayatı bekler şairden... "Yaşamayı istediğim ama yaşayamadığım yerden yakala beni" gibi… Dünya edebiyatında isimlere gelince; Bukowski'den farklı birçok isim beni etkilemiştir. Bunlardan öncelikli olanları; kendi yaşamını dışa vuran yoğunluk ile önem taşıyan ve "itirafçı" geleneğin şairi olarak nitelendirilen Anne Sexton, Anglosakson şiirinin Apolainaire'i e.e. cumminsg ve Sylvia Plath'ı örnekleyebilirim.
3) Son dönem kadın edebiyatçıların çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?
Kadın edebiyatçılarımız sadece şiir, roman, hikâye yazmanın dışında birçok etkinlik-panele katılıp, yönetiyorlar, dergiler çıkarıyorlar ki, buna Gonca Özmen'i örnekleyebilirim, çeviri şiir, şiir üzerine düşün yazıları vb. edebiyat ve şiire dahil birçok alanda araştırma-çalışma yapmaktadırlar. Ayten Mutlu, Arife Kalender, Nurduran Duman, Latife Tekin, Emel İrtem, Nalan Barbarosoğlu, gibi...
4) Şiirlerinizde yoğun bir yaşanmışlık göze çarpıyor ilişkiler ve aşka dair. Aslında aşkın (aşkı aramanın diyebiliriz belki) hayatın çok da içinde kaldığını görüyoruz şiirlerinizde. Aşkın hüzünlü yüzünü de sevebilen bir kitap Geda, peki hesaplaşmalar?
Ne aşk ne de hayat hesaplaşmanıza izin vermez.
Hesaplaşmak için de yazılmaz diye düşünüyorum. Belki bir tamamlanma arzusu olabilir ama kesinlikle hesaplaşmak değil...
Aşk, sanrı... Hayat, ölüme karşı yanılgının zaferi belki de...
İkisinden de vazgeçmek mümkün değil... Bunun için yazan olmanıza ya da herhangi bir alanda uğraş veren sanatçı olmanıza da gerek yok. İnsanız ve bizim tek gerçeğimiz aşk ve hayat... Aşk'ın ve hayatın içinde ya da dışında olduğumuz anlar vardır ve bu anların içten-dışa, dıştan-içe sarsılmalarıdır dizeler... Şiirin tanımı olmadığı gibi yazmanın da yok, yazmayı da bir kalıba sokamayız... Yazılanın ne olduğunu aslını yine yazan bilir ancak... Hüzünse yakınlaştırır insanı…
5) Günümüz Türk Edebiyatında takip ettiğiniz, başarılı bulduğunuz isimler kimler?
küçük iskender, Gonca Özmen isimlerini vermiş olsam da, okumadığım şair, yazar yok diyebilirim ki, şiiri kendine dert edinen gençleri özellikle takip ederim...
6) Edebiyat dergilerinin çok fazla okunmadığını biliyoruz, dergimiz Türkiye’deki bütün Halk Kütüphanelerine ulaşıyor, elbette okuyucuların da edebiyat dergilerine gereken ilgiyi göstermesi gerekmekte, bu bağlamda okuyucu profilinde, özellikle gençlerin entellektüel merakında yaşanan gözle görülür azalmayı düşündüğümüzde, insanlara ulaşmak derdi olan bir şair olarak neler düşünüyorsunuz?
Edebiyat dergilerini genelde ürün gönderenler okur. Bunu genellemek tehlikeli olsa da gerçektir. Yazmayan fakat okumaktan keyif alan çok az okur tanırım...
"Koridor Dergisi" Levent Özbek'in ciddi fedakârlık ve emekle çıkardığı, ne olursa olsun peşini bırakmadığı, her sayıda içeriği ile yüksek kalitesini koruyan, okuyucuya ulaşmak için ciddi çaba sarf edilen bir dergi...
7) Son olarak şiir ile ilgilenen, yazan arkadaşlarımıza ne söylemek istersiniz?
“Şiirin duyarlıklarından soylu tatlar alabilen kişi, gerçek bir şairdir, ömür boyunca bir tek dize yazmamış olsa da.”
George Sand
Şiirin yakasını bırakmasınlar, şiir dertleri olsun...

|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/8/2009 - ŞİİRDEN ŞİİRE - XII Ahmet Günbaş

Geda – Nisan Serap MURATOĞLU, Artshop Şiir, 1.basım, 2009
“Evet, geçti...” diye özetlemiş Muratoğlu özgeçmişini yapıtının ön yüzünde. Anlaşılan, delip geçmek koşutluğunda solgun renklere boyanmış aradaki zaman... Beklentiler yosun tutmuş, umutlar savrulmuş..
Yaşından, mesleğinden, öteki yapıtlarından, yazdığı dergilerden, kısaca her şeyinden habersizim Muratoğlu’nun. Ama ben onu Şiirbaz bültenlerinden tanıyorum, şiire âşık biri olarak. Zaten ilk şiirine başlık yaptığı Hayatbaz yakıştırması da şiire denk düşüyor. Çünkü orada annesi ‘düş’, babası ‘gerçek’, “kendine batan” sıkıntılı biri var. Eh, insana bir şeyler batacak ki adı şiiri olsun, öyle değil mi? Sürgit dinginlikten, yapay dengelerden bize ne? O halde hüzünlü bir fotoğrafın flu görüntüsünden yakalamaya çalışalım kimliğini:
“Yalana karışmış sokağın ortasında Yama tutmayan hayatı giydim Melek sırtı yaşıyorum
Yüreğime değen acı dillerin Bereketiyle besleniyor şiirim Benim adım Hayatbaz...” (s:6)
Yaşanılıp geçilenin içinde paranteze alınmayacak denli duyumsatılan yıkım her neyse, yaşam anlamını yitirmiş durumda. Bu da denge sorununa yol açıyor tinsel açıdan. Engin Turgut’un saptamasıyla, “güz kokan şiirler” yazıyor şair. Gri fonda gezinen şiirlerde yeni bir denge arayışından söz edebiliriz. Yaşama can suyu veren aşk karşısındaki ağır yenilgi tarumar eylemiş tüm ilişkileri.
Ama eldeki sonuçlardan başlıyor yeni denge arayışları. Öncelikle “aldanmak pahasına inanmak” yolunda ısrarlı yenilgi sahibi. “inanmak, aldanmak / istiyorum // tanrı”(s:8) diye yakarması bundan. Asıl felaket, onu dünyaya bağlayan inançlarının yitmesi; görünür anlamda tutunma gayretlerinin boş çıkması...
“Yenilgi değil / kabulleniş belki de” (s:13) geri çekilişinde, tüm kıyılarının siyaha boyandığını gözlemleyebiliyoruz. Fenerlerinden belki en önemlisi, annesi yok artık yanında. Cemal Süreya söylemiyle sığındığı dizeler bıçak keskinliğiyle ürpertiyor insanı:
“sahi ‘sizin hiç anneniz öldü mü’ dokundunuz mu soğuk ve kaskatı göğüslerine
‘benim öldü’
bu yüzden yüzümdeki toprak sızı...” (s:15)
Avuçları boş kalan Geda kederiyle “...Bir daha yıldız toplamayacağım / Gözlerinden anne! Bu da son sözüm” (s:17) dense de, biraz ileride “Annemin yıldız tokalarında / Aklımın kalışlarıyla karşılıyorum / Bıraktığı yerde hayatı” (s:23) tasarımı, anne izlerinin ölümsüzlüğüne getiriyor sözü. “Kesildi annemin sütü / Tanrı’nın gözünde /Küçüldüm” (s:78) çığlığındaki boşluğun kederi, göklere çıkarıyor anne kutsallığını. Ama şu inançların yitirilmesi konusu güncelliğini koruyor “Hayata dair bir şey söyle / Ölüme inanayım” (s:27) belirsizliğinde. Ona göre ölüm, içi doldurulan yaşam sevincinin anlamlı bir şekilde noktalanmasıdır. Ve yaşanmamışlık acısı her acının üstündedir. Asla onarılmaz, otarılmaz... Karşılığı “yıllanmış ölü”dür onun. Yanlışların temelinde de anne vardır “Beni bir kuzgun büyüttü anne / Sen adına hayat dedin” (s:60) saptamasıyla. Yakarıların adresindeki o meçhul sevgiliden istenen birazcık yaşamaktır aşk çekirdeğinin filizlenmesine bağlı kalarak:
“razıyım cehennemine beni yaşamadan ölme!” (s:29)
Bir insanı yaşamak, önemli bir derinlik bağışlamalıdır hoyratlığın kıskacında.
Öyle ki Bukowski’yi itirafa zorlayan bir açılımdır bu. Özellikle aşksızlık, imgeden kovulmuş gibi yansır gizemli iç dünyasından:
“Kaç kadın aşağıladı seni Kaç şiiri yaktın gecenin koyununda
Kaç imgeden kovuldun Bırak palavrayı Bukowkski” (s:32)
Benzer içtensizlik Cemal Süreya’ya adanmış Ha Ha Ha şiirinde, 70’li yılların tek boyutlu gençliğinin görünür eksikliği olarak dile getirilir “Aşklara çırılçıplak soyunacağız” (s:34) özlemiyle.
Aşk farkındalığı, “Ben gecenin utanmazlığını sevdim”le (s:41) özdeş tutulur. Gündüz gözüyle gerçekleşemeyen ilişkilerin geceye taşınarak kotarılması biraz da kaçkınlık kokar. “Utanmazlık” sözcüğündeki ironi ise, doğal olana göndermedir aslında. Aşkın utanılır bir yanı olmasa gerektir. Hatta üstüne üstlük sevgiliye teşekkür edilir mucizevi anlamda Ülkü Tamer gibi! Sevgili gitse de bireyi aşan bir kullanım değeri vardır aşk çıngısının. “Dağınık / Halk ezgilerine karışırdı sesin /Özlerdi uzak ülkeleri / Köklerin” (s:65) işlerliği ne yazık ki “olmadı / beceremedik bu yüzyıl / sevişmeyi” (s:56) başarısızlığıyla gölgelenmiştir. Yüzyıllık beceriksizliğin altında kuşağının acıları yatar Muratoğlu’nun. Onlar ki aşka bulaşmadan göçüp gitmişlerdir körpecikken.
Sözcükleri ağzından dökülüveren nahif bir yapısı var Muratoğlu şiirinin. Gerek özünden kaynaklanan içlenmeler, gerekse sevdiği şairlerle kurduğu bağlar, uçu açık bir biçeme götürmüş onu. Şiir katında “Ve rayların arasında solan papatyaların / Unutulan ağıtlarını” (S.72), “ağrılı göğün doğurduğu / ilkgün” (s:48), “ağaca döndü yüzümüz / yeşil bir fırtına bu” (s:30) örneği incelikli buluşların yanında safra sayılabilecek kuru söyleyişlere de düşebiliyor. Öyküleme sürecinde imgeyi öteleyen ‘gibi’ edatlarını bolca kullanıyor. Salt istediği anda sıkı bir şair olarak da göze çarpabiliyor kimi şiirlerinde.
Kısaca Geda’dan sonra - yürüyüşünü sürdürürse - beklentileri ışığında tersine bir kimlik gelişecek Muratoğlu’nda.
( Eliz Edebiyat, Ağustos 2009, sayı:8 )
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Hayata, aşka, barışa ve ölüme dair büyü, ŞİİR...
Kategoriler
Arkadaşlarım
zeze necatialbayrak visne tuluat derin diydem Ahmet YILMAZ selmaerdeviren Kirmizi Kalem bilgince pressbey asroj temizekran seyircikalma nimo aremis raciegi oluasklardernegi orumcekadam brucy granada ismailyigit arifce hakan kartal alagul hayalayna
|